Sanat Sayfam / Sanat makaleleri

Minyatür « Genel

Eskiden yazma kitapları süslemek için yapılan renkli resim.

Minyatür sözcüğü, Ortaçağ'da batıda kitapların bölüm başlıklarına konan ilk harflerin kırmızıya boyanmasında kullanılan boyanın (minium) adından gelir. Bizde eskiden minyatüre nakış, minyatür ressamına da nakkaş denirdi.

Minyatür de resimdir, ama minyatür sanatıyla resim sanatı birbirinden çok farklıdır. Minyatürde, resimde olduğu gibi ışık-gölge etkisi aranmaz, renkler dümdüz sürülür; şekiller birbirini kapatmayacak durumda yan yana dizilir, arkada kalanlar kâğıdın üst tarafına çizilir; insanların büyüklüğü ve yeri önemlerine göre belirtilir; önemli kişiler ötekilerden daha büyük boyda ve ön tarafa yapılır; görüntülerde uzaklık anlaşılmaz; şekillerde ayrıntılar incelikle gösterilir.

Minyatür sanatı doğuda doğmuş ve gelişmiştir. Bunun nedeni belki de kâğıdın ve kitabın doğuda icat edilmiş olmasıdır. Ama Îslâm ülkelerinde minyatürün, özellikle Ortaçağ'da gelişmesinin nedeni, resmin yasaklanmış olmasıdır. Önce matbaanın, sonra da fotoğrafın icadı bu sanatı öldürmüştür.

minyatür nasıl yapılır?

Nakkaş denen minyatürcü, bir tabaka has kâğıt (sırf pamuktan yapılmış kâğıt) alır, bir mermerin üzerine yayarak parlak bir cisimle (mermer, fildişi) sürte sürte düzleyip parlatır. Önce yapacağı şekillerin sınırlarını kâğıt üzerinde hafifçe belirterek taslaklarını yapar; bunun için birkaç kedi veya samur kılından yapılmış ve ipek telle kuş tüyüne bağlanmış bir fırça kullanır. Bu şekilde yapılan taslaklar üzerinde kolayca düzeltme yapılabilir.

Taslaklar tamamlandıktan sonra çini mürekkebiyle sınır çizgilerine son biçimi verilir. Sonra çizgiler arasında kalan yerler kalınca bir fırçayla uygun renklerle düz boyanır. Daha sonra çini mürekkebiyle kenar çizgileri bir kere daha elden geçirilir.

Tıpkı freskler ve halılar gibi minyatürlerde de kökboyalar kullanılırdı. Eski minyatürlerin bugün bile parlaklıklarını korumaları hayranlık vericidir.

Çin'den Avrupa'ya

Minyatür sanatı Çin'den İran'a, oradan Anadolu yoluyla Avrupa'ya geçmiştir, Îslâm ülkeleri içinde minyatür sanatı özellikle İran'da büyük gelişme göstermiştir. En büyük minyatür ressamı olarak bilinen Behzat, İran sarayında başnakkaş olmuş, şahın 1522 tarihli bir fermanıyla bütün İran'daki kütüphaneler, hattatlar, ressam ve nakkaşlar, hattâ kuyumcular onun emir ve yönetimine verilmiştir. Behzat'ın yanında birçok başka ünlü minyatürcü yetişmiştir. Bunlardan Ağa Mirek, Kanunî Sultan Süleyman zamanında İstanbul'a çağrılarak nakkaşbaşı atanmıştır.

Kanunî devrinde gelişmeğe başlayan minyatür sanatı, XVI. yy.ın ikinci yarısında Murat III'ün oğlunun sünnet düğününü anlatan «Surname»yi 427 minyatürle süsleyen nakkaş Osman ile doruğuna ulaşmış, XVII. yy.da Nakşî, XVIII. yy.da Levnî ile parlaklığını sürdürmüştür. Türk minyatürlerinin en güzel örnekleri bugün Topkapı Sarayı Müzesi'ndedir.



Hükümdarı çevresinde «maiyet» görevlileriyle birlikte tasvir eden bir minyatür. Türk tarihi İslam'ın etkisiyle resim sanatlarından uzak kaldığı için, minyatürlerin sanat değeri yanında bir de tarihî belge değeri olagelmiştir. Hükümdar sarayları, bu sarayların günlük yaşantısı, toplantılar, eğlenceler, av partileri, savaş seferleri kadar, halk, meslekler, düğünler v.b. günlük olaylar da minyatürlere konu olmuştur. Bu durum bütün İslâm ülkeleri için de söz konusudur.



Levnî'nin ünlü minyatürlerinden biri.

İngres « Ressamlar

Jean Auguste Dominique İngres, Fransız ressamı (1780-1867).

Montauban'da doğan İngres, bir tahta oymacısının oğludur. Çocukken resimle müzik arasında karar verememişti, iki konuda da çok yetenekliydi. Bilinen ilk desenini dokuz yaşındayken yapmış, on dört yaşında da Toulouse Orkestrası'na kemancı olmuştu. Sonunda resim sanatını seçti, ama kemandan hiç bir zaman vazgeçmedi. (Fransızca'da, bir boş zaman uğraşını belirten «İngres'in kemanı» deyimi buradan gelir.)

1797'de Paris'e yerleşti ve büyük neo-klasik ressam David'in öğrencisi oldu. 1801'de Roma büyük ödülünü kazandı. İtalya'ya, Floransa'ya yaptığı bir yolculuk sırasında ilkel ressamları ve Raffaello'yu keşfetti; Toskana manzaraları birçok desenine esin kaynağı oldu.

1824'te, "Louis XIII'ün Adağı" adlı eseri büyük başarı kazandı ve İngres Paris'e döndü, orada büyük övgü ve saygı gördü. Sonra Roma'daki Fransa Akademisi müdürlüğüne atandı. İtalya'dan dönüşünde sarayın ve ileri gelenlerin resmî portre ressamı oldu. Kendi deyimiyle son günlerine kadar çalışmasını «öğrenmek için» sürdürdü.

Bazı Eserleri

Tahtında Oturan Napolyon l, Mösyö ve Madam Riviere ve Kızları, Madam de Senonnes, Din Kurbanı Symphorien, Oidipus ve Sfenks, Büyük Odalık, Türk Hamamı.



(Solda) İngres, 1865'te yaptığı kendi portresi. Güzel Sanatlar Müzesi, Anvers

(Sağda) «Jüpiter ile Thetis» (1811). Kıvrak vücutlu, yakaran tanrıça ile güçlü ve görkemli tanrı, İngres'in çağdaşlarını çok şaşırtmış, hattâ ürkütmüştü. Granet Müzesi, Aix-en-Provence, Fransa.

Michalengelo Buonarroti « Genel

Michalengelo, 1475 yılında İtalya’nın Floransa Kenti'nde doğdu. O da gençliğinde, diğer birçok usta sanatçı gibi, ünlü bir ressamın yanında çıraklık yaptı. Çıraklık döneminde, çizim alanında sağlam bir teknik edinerek, mesleğinin tüm inceliklerini öğrendi. Kişiliğindeki kolaydan kaçış, o zamanki teknikleri olduğu gibi almak yerine, onları yorumlayıp yenilik katmak için uğraşmasını sağladı.

Böylece, ilk olarak insan vücudunun kas ve sinir sistemlerini öğrenmek amacıyla kadavra kesti. Bu incelemesini, insan figürlerinin kendisi için hiçbir gizemli yanı kalmayıncaya kadar devam ettirdi.

O dönem, birçok küçük işe el attı ve ününün ülke çapında yayılması üzerine Papa tarafından bir kilise işi için görevlendirildi. Sistina Kiliseciği olan bu kilisenin, onun sanat kariyerindeki önemi çok büyüktür.

Ustalık alanı, heykeltraşlık olan Michelangelo’ya bu kilisenin boyama işi verildi. Aşırı duygusal olan Michelangelo, kendisine verilen bu görevden pek memnun olmadı. Fakat ‘görev görevdir’ diyerek kabul etti. Alınganlığı devam ederken, bu iş için kendisine yardımcı aramaya girişti. Fakat birden bire kiliseciğin içine kapandı ve yanına hiç kimseyi yanaştırmayarak, dört yıl boyunca tek başına bu kilise tavanını resmetti.

Çalışması sona erdiğinde, sanat dünyasını şaşkına uğratan bu yapıtı, tek bir bedenin gücüyle tamamlamış olması, bugün bile olağanüstü bir başarı olarak görülmüştür. Bu çalışmanın ardından, çok sevdiği heykeltraşlığa geri döndü ve uzun yaşamı boyunca günümüze kadar uzanan birçok eser verdi.

Onun eserlerindeki devinim, sıradan bir dinlenme duruşunda bile görülür. Onun da, sanat yapıtlarından elde etmek istediği buydu; soğuk mermerden, sıcak hareketleri, yaşamı, sükûneti vermek.

Toplumsal yerinin bilincinde olan Michelangelo, kendisini "Heykelci" diye simgeleştirenlere, "Ben Michalengelo Buonarrati’yim ve dükkan ressamı ve heykelci. Papalara hizmet ettiysem de, buna zorunlu bırakıldım" diyerek, alçak gönüllülüğünü ve geçmişte yaptığı bazı işlere sitemkâr tavrını ölene kadar sürdürmüştür.